Çocuklu Doğu Karadeniz Gezilecek Görülecek Yerler “Ekim 2012”



Maceracı Demir ailesi olarak Mustafa dedemizin de bunu çok istediğini bildiğimizden hep birlikte kendi arabamızla Doğu Karadeniz Turu yapmaya karar veriyoruz. Şoförümüzü akşam saat 8 gibi uyutup gece 2 suları yola çıkıyoruz. İzmit’ten dedemizi ve babaannemizi alıyoruz ve macera başlıyor:) 

Bizim kalamata malum 7 koltuklu olabiliyor, Dodo'yu oto koltuğu ile birlikte bagajda açtığımız 6. koltuğa oturtuyoruz. Arka koltukta Dora, Babaanne, Dede, ön koltukta ben ve Ahmet şeklinde yola koyuluyoruz.  Ben 1,5 Ahmet ise 5,5 saat araba kullanıyor ve sabah saatlerinde Samsun’a varıyoruz. Ahmet çift şoför gitmenin ne kadar avantajlı olduğunu bir kez daha vurgulamadan geçemiyor:)


Öncelikle Amisos Tepesi'ne çıkıp şehri kuşbakışı izliyoruz. 


Batı Park' ta çimenlere serilip piknik şeklinde kahvaltımızı ettikten sonra çarşı içindeki Atatürk Anıtı'nı ve Doğu Park'daki Bandırma Vapurunu ziyaret ediyoruz. Samsun’un devasa parklarına bayılıyoruz.

Sahilden yol almaya devam edip sırasıyla Ünye girişindeki panoramik Ünye manzaralı çay bahçesinde Ünye pidesinin, Fatsa Bolaman'da kumsal üstündeki masalarda Bolaman pidesinin tadına bakıyoruz. 


Bolamandaki gezilecek yerler ve görülecek yerler listesinin başlarında olan Haznedaroğlu Konağı'nın bahçesinde bir sünnet düğününe konuk olup, geze geze Ordu'ya kadar ulaşıyoruz.


Ordu Boztepe’ye dağ yolundan arabamızla çıkıyoruz ama çıktıktan sonra arabayla boşa çıktığımızı fark ediyoruz çünkü Boztepe’ye çıkan çok başarılı bir teleferik ağı varmış.


Doruk ve Dora ile üçümüz büyük bir hevesle teleferikle Ordu'ya kadar inip,  aynen tekrar yukarı çıkıyoruz. Yol uzun, manzara müthiş ve teleferiğin nerdeyse her yeri cam. Yaşadığım en keyifli teleferik deneyimi diyebilirim.


Gece Ordu'da deniz kıyısındaki “Hampton Ordu by Hilton” otelinde konaklıyoruz. Bu otel gezimizin en lüks oteli. Babaanne ve dedemizi çıtayı fazla yükseltmemeleri konusunda uyarıyoruz:)  


Biz Boztepe’de gezerken acıkmadığımız için denk getiremedik ama bizim rotayı izleyecek olanlar için önerim Boztepe gezisini yemek saatine bırakıp, akşam yemeğini günbatımında açık havada müthiş manzaralı restoranlardan birinde yemeleri olacaktır.  

Ertesi sabah otelimizin havuzlu bahçesindeki güzel bir kahvaltıdan sonra Trabzon'a doğru yola çıkıyoruz. Tirebolu'da bir çay bahçesinde anneye yüzme, Dodo’ya sütlaç ve Dora’ya ıslak kek molası veriyoruz.


Sürmene’den bıçağımızı alıp Akçaabat’a doğru yol alıyoruz. Akçaabat'da Nihat Usta’nın bahçesinde ma aile piyaz eşliğinde bir buçuk kilo köfte yiyor, akçaabat köftelerine bayılıyoruz. 


Trabzon’da çarşıyı ve Atatürk Köşkü’nü geziyoruz. Çocuklar köşkün bahçesindeki labirent çimlere oyun parkı muamelesi yapıyorlar:)


Rize’nin tepesindeki botanik bahçede çay ekili dimdik yamaçları izleyip, çaykur çaylarımızı yudumluyoruz.


Hediyelik çaylarımızı aldıktan sonra konaklamak üzere Ayder Yaylası’na doğru yola koyuluyoruz. Yolculuğumuzun görseli müthiş!


Ayder'e vardığımızda Ahşap otelimiz Serender'e yerleşip gezimize başlıyoruz.


Her yer o kadar güzel ki nerenin fotosunu çekeceğimizi şaşırıyoruz.


Akşam nehir kenarındaki eski bir köy evi formatındaki restoranda alabalık ve mıhlamamızı yiyip sezon bittiği için in cin çift kale olan otelimizde sessiz bir uykuya dalıyoruz...

Sabah gayet dinç uyanıp otelimizin bahçesinde mıhlamanın üzerine kırılmış yumurta ile güzel bir kahvaltı ediyoruz.


Otelden ayrılıp Ayder’in tepelerine doğru arabayla çıkabildiğimiz kadar çıkıyoruz. Güzel şelaleler görüyoruz. 


Çamlıhemşin’e geri dönüp bu sefer Zilkale yönüne doğru ilerliyoruz. Zilkale'nin hem kendisi hem de tepesine çıktığımızda gördüğümüz manzara bizi çok etkiliyor.


Zilkale'nin kapısında DD den bir katalog pozu alıyoruz:)


Sonrasında rotamızı Gürcistan, Batum’a doğru çeviriyoruz. Sınırdan nüfus cüzdanımızla rahatlıkla geçtikten 20 km sonra Batum’a varıyoruz.

Booking.com dan ayarladığım Hotel Elegant'ı bulmakta epey zorlanıyoruz. Aslında otel merkezi ama ara bir sokakta, etrafında dolanıp duruyoruz. Navigatörde Gürcistan yüklü değilmiş, kimse de tarif edemiyor. Batum’da Türkçe bilen çok dediler, biz hiç göremiyoruz. İngilizce desen zaten hak getire. En nihayetinde oteli buluyoruz. 


Valizleri bırakıp yürüyerek sahile iniyor, şehir parkını ve limanı geziyoruz. Ben hemen denizde yüzüp kendime geliyorum, kuzular da dev dinozor ve orangutan figürleri olan bir parkta babayla birlikte takılıyorlar. 



Şehir parkı çok büyük, yemyeşil, gayet güzel ama etrafta güzel olan başka da bir şey göremiyoruz diyebilirim. 



Karnımız zil çalıyor, deniz kıyısında Gürcü mutfağı spesiyallerinden örnekler sunan lokal bir restorana oturup menüden kafamıza göre bir şeyler söylüyoruz. Bizdeki kapalı pidenin bol kıymalı, daha kalın hamurlu ve dairesel versiyonu olan “Haçapuri” yi ve Çin mutfağında da sıkça rastladığımız dev bohça mantı  “Hinkali” yi deniyoruz. Favorimiz Haçapuri:) 



Porsiyonlar epey büyük, çoğu şey artıyor. Aslında menüde her şey ucuz ama hesapta öyle bir geçiriyorlar ki normal bir fiyata denk geliyor. Hesaptaki hatalara itiraz edince  "Dil bilmez Gürcüyem" ayağına yatıyorlar.

Yemek sonrası şehrin bence en görkemli yeri olan Piazza Batumi’nin ışıltılı avlusunda çayımızı yudumluyoruz. 


Akşam kuzuları yatırdıktan sonra dede ve babaneye emanet edip, Casino turuna çıkıyoruz. Nerede Kıbrıs' dakiler nerede bunlar.  Kötünün iyisi olan birini seçip ufak ufak takılıyoruz. İçki sipariş ediyoruz getirmiyorlar, getirmiycez de demiyorlar, 5 kere söyleyip getirmeyince püskürüyoruz, ancak o zaman  “Ufak oynuyorsunuz,  ondan getirmiyoruz” diye lütfedip açıklıyorlar. Böyle bir şey ilk kez duyuyoruz. Sülalelerine güzelce sövüp oradan çıkıyor, kendimizi sokaklara vuruyoruz. 


Geri kalmış ülkelerdeki popoyu kollamaya çalışma duygusundan haz etmediğimizi bir kez daha hatırlıyoruz. Siyasi bir parti tam da o gün seçim kazanmış, her yerde kutlama ve konvoy var, biraz onlara bakıp otelimize dönüyoruz. 

Ertesi sabah otelimizin çok sevimli kahvaltı salonunda aldığımız ev kahvaltısı gönlümüzü kazansa da benzin depomuzu fullettikten sonra Batum'dan çıkıp vatan toprağına ayak bastığımızda büyük bir rahatlama hissediyoruz. 

Hopa’dan Dodo’nun kaybolan makasının yerine yenisini aldıktan sonra Artvin Borçka’ya doğru yolumuza devam ediyoruz.

Bu makas olayı gezi boyunca kurtarıcımız oluyor. Yol boyunca kuzular kesilmedik, dergi, kitapçık, broşür bırakmıyorlar. ”Babaanne bunu senin için kestim”. “ Anne hangisini beğendin, nereyi keseyim?” “Şu ayıcık tam bana göre,  lütfen onu kes:)"

Her akşam arabadan bir market poşeti dolusu kâğıt artığı topluyoruz. Epey bir yol gittikten sonra Artvin Borçka’daki Karagöl’e ulaşıyoruz. Arabamızı park ettikten sonra orman içinden biraz yürüyoruz ve işte Karagöl karşımızda. 
Manzara gerçekten muhteşem!


Önce Dodo’larla ufak bir trekking, ardından onları dinlenen dedemizin yanına bırakıp daha geniş çaplı bir trekking yapıyoruz, iyi geliyor. 


Hesapta Karagöl sonrası Macahel bölgesine gidecektik ama vakit kalmıyor, rotamızı Uzungöl’e çeviriyoruz. Uzungöl’ü iki sene önce bir hafta sonu için Trabzon’a geldiğimizdeki gördüğümüz Uzungöl'e nazaran epey değişmiş ve yapılaşmış buluyoruz. Sanki güzelliğini kaybetmiş gibi... Burayı ilk defa gören dedemiz bile fotoğraflarda gördüğü Uzungöl’e benzemediğinden yakınıyor. 


Mıhlama, kuru fasulye, alabalık üçlüsüyle karnımızı doyurup hava kararmadan en ulaşılabilir yayla olan Pladi Yaylası'na çıkıyoruz. Yol o kadar kötü ki 7 8 kilometreyi tırmanmak 30 40 km sürmüş gibi geliyor. Ama başarıyoruz:)


Yayla dönüşü göldeki caminin hemen arkasındaki otelimiz İlhan Kardeşler'e yerleşip hava karardıktan sonra çocuk arabalarıyla göl kıyısında yürüyüş yapıyoruz. Gecenin sakinliğinde Uzungöl çok daha güzel geliyor.

Sabah erkenden gölün yine sakin ve huzurlu bir anında göl kıyısında kahvaltımızı ettikten sonra Sümela Manastırı'na doğru yola çıkıyoruz.


Manastır yolundaki şelaleye dizlerime kadar girmek bana Sümela'yı görmekten daha iyi geliyor:) 


Sümela’yı da bahsettiğim Trabzon gezimizde görmüştük ama dedemiz ve babaannemiz görmemiş olduğu için çift dikiş yapıp görüntüyü zihnimizde pekiştiriyoruz:) Henüz 2 yaşında bile değilken Sümela'ya tırmanmış kuzularıma bu tırmanış bebek işi geliyor:)


Yine de zaman zaman kuzulardan "Anne kucak, baba kucak"  talepleri geliyor ama geri püskürtüyoruz ve işte Manastır'a ulaştık:)

  
Sümela’dan sonra artık dönüşe geçiyoruz. Hedefimiz Sinop. Yol epey uzun. Allahtan bu kadar tırmanıştan sonra yorgun düşen kuzular 3 saat deliksiz uyuyorlar. Fatsa’ya yaklaşırken uyanıyorlar.  Biz de kumsaldaki masalarda yediğimiz pidenin ve ortamın güzelliğini bir kez daha yaşamak için Bolaman'da öğle yemeği molası veriyoruz.  Pidelerimiz gelene kadar Ahmet’le ikimiz denize giriyoruz.  Su inanılmaz güzel, göl gibi dümdüz ve ılık... Hava puslu ve bizden başka da denize giren kimse yok. Mavi göle dönüş filmindeymiş gibi hissediyoruz kendimizi:) 


Kumsaldaki masamızda pastırmalı, kaşarlı, kıymalı çeşit çeşit pidelerden götürdükten sonra "Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz" diyoruz.
Fatsa sonrası Sinop’a giden yol o kadar uzun ki iyi ki denize girmişiz diye düşünüyoruz. Çünkü oradan böyle mutlu ayrılmamış olsaydık o kadar uzun yola dayanabilirmiydik bilemiyorum. Zavallı kuzularımızın "Yaklaştık mı anne? Yaklaştık mı baba?" diye sormaktan dillerinde tüy bitiyor.

Sinop’ a vardığımızda saatlerimiz 21.30 u gösteriyor. Otele gitmeden kendimizi sokaklara atıyoruz. Çünkü hem sıkıntıdan patlamak üzereyiz hem de insanlar evlerine çekilmeden Sinop’u gezebilelim istiyoruz.

5 gün boyunca Karadeniz'in doğusunu gezdikten sonra Sinop' da kültür şokuna uğruyoruz.  İnsanlar kuzey egedeki emekli yazlıkçıların bulunduğu Ayvalık, Altınoluk tadında bir tatil yöresindeymiş edasında deniz kıyısındaki çay bahçelerinde kadınlı erkekli pişpirik oynayıp çaylarını yudumluyorlar, az ötelerinde iki üç minik bar, gençler takılıyor, sohbet edip müzik dinliyor, amcalar sahildeki ufak balık restoranlarında rakı balık yapıyorlar falan, “A aaaaaa” oluyoruz. 

Ama biz her durduğumuz yerde mıhlamaya ekmeği banıp demli çay içmeye alıştık bir kere, bu yüzden kuralı bozamıyoruz, demli çayımızı içiyoruz:)   


Tatil dönüşü annem bana babamla öğretmen okulundalarken birbirleriyle tanışıp aşık oldukları kampın Sinop' da olduğunu hatırlatıyor. Tevekkeli bu ufak tefek Karadeniz iline benim kanım ondan bu kadar çok ısınıyor:)

Dedemizle babaannemiz meşhur Sinop gemi maketlerinden alıp birini bize hediye ediyor ve otelimize gidiyoruz.

Ertesi sabah yağmurlu bir Sinop sabahına uyanıyoruz. Hızlıca kahvaltımızı alıp tarihi Sinop Cezaevini gezdikten sonra İstanbul'a doğru yola çıkıyoruz.


Öğle suları Safranbolu'ya varıyoruz. Hıdırlık Tepesinde panaromik Safranbolu manzarası eşliğinde yine çay yudumluyoruz. Gezinin sonuna doğru biz de karadenizliler gibi çay bağımlısı oluyoruz:)


Safranbolu çarşısını turlayıp, lokumumuzu, cevizimizi aldıktan sonra, meydanda peynirli ve kıymalı gözlemelerimizi ayran eşliğinde lüpletiyoruz. 


Sonrasında Safranbolu' ya da veda edip evimize doğru yola koyuluyoruz. 3 saat sonra İzmit' e varıyor, bir başka gezelim görelim turunda buluşmak üzere tur arkadaşlarımız dedemiz ve babaannemizle vedalaşıyoruz.

Doğu Karadeniz turunu çok çok beğeniyoruz. Turun can alıcı kısımlarından biri benim için Dora ile finaldeki diyaloğumuz oluyor.  

3200 km yol gidip 5 ayrı otelde kaldıktan sonra eve geldiğimizde Dora’nın geldiğimize çok da memnun olmadığını hissediyorum. Öyle hissetmesem de onu motive etmek için "Evimizi çok özlemişiz değil mi kızım?” diye soruyorum. Hani insan tatil sonrası evini özler ya.
Dora  “Ben hiç özlemedim” diye cevap veriyor.
“Olsun sonra yine tatile gideriz” diyorum.
“Ama hep böyle değişik yerler gezelim, başka başka otellerde kalalım olur mu?" diyor.

Kendimi sorgulamaktan vazgeçiyorum. Demek bu genlerde kayıtlı bir durum, elden gelen bir şey yok, değişik yerler gezmeye devam:)



Etiketler: , , , , ,