Budapeşte'de Gezilecek Görülecek Yenilecek Yerler "Mart 2014"



Son yıllarda Yunan Adalarında yaz tatilini Ege Akdeniz’e tercih eder olmuştuk.  Bizim her daim Schengenimiz varken kuzuların olmaması onları da götürmek konusunda elimizi kolumuzu bağlıyordu. Allah güç verdi de nihayet geçtiğimiz yaz sonu onlara da pasaport çıkarıp Schengen aldıktan sonra Çeşme'den Sakız adasına geçip gayet keyifli bir tatil geçirdik. Araba kiralayıp, 4 gün boyunca Sakız Adası'nı koy koy gezdik.

Yaz bitti. Sonbahar, kış geldi geçiyor. Kuzular için 1500 TL ye yakın pass+vize parasını 4 günlük sakız turu için mi verdik yani? Hazır ma aile Schengenimiz varken birlikte bir Avrupa seyahati yakışmaz mı?

Başımıza ne geldiyse "Hazır Schengenimiz varken" den geldi zaten:) Schengen parasını çıkartacağız diye yurtdışına gidip kaç misli para harcadığımız gezilerin sayısını hatırlamıyorum:)

Aralık sonunda Skyscanner'da Wizz air’in 60 Euro' luk Budapeşte biletlerini görünce aradığımızı bulduğumu hissedip biletlere atlıyorum. PARAFLY ın küsuratları uçuruyoruz kampanyası da işin içine girince 4 kişi, 2 adet geniş kabin bagajımız da dâhil toplam 600 TL ye Budapeşte'ye gidiş dönüş biletlerini kapıyorum yaşasınnnn:)

Çocuklara tatil haberini verdiğimiz günden itibaren geri sayım başlıyor. "Anne kaç gün okula gidicez tatile kadar?" 60 gün, 40 gün, 10 gün, 5 gün, 2 gün derken güneşli bir Mart sabahı Budapeşte'ye giden Wizz Air uçağındayız:) Koltukların numarasız olduğunu check in sırasında öğreniyoruz. Böyle uçak mı olur diye söyleniyoruz ama üçlü koltuklarda ikişer kişi yayılınca sözümüzü geri alıyoruz:)


"Anne arabalar tırtıl gibi görünüyor" diyor oğlum uçak havalanırken:) Yolculuk göz açıp kapayana kadar geçiyor ve işte Budapeşte Havalimanı'ndayız. Çocuklu yolcu olduğumuz için pasaport sırasında hemen öne alınıyoruz, yaşasın medeniyet:) Şehir merkezine otobüs ve metro gibi ulaşım olanakları bulunsa da iki çocuk, iki valiz ve iki pusetle bizi ancak taksi paklar diyip 25 euro'ya (7500 HUF) yarım saat gibi bir sürede apart otelimize ulaşıyoruz.

Bu gezimizde merkezde oluşu,  genişliği ve uygun fiyatı sebebiyle otel odası yerine bir oda, bir salon, bir mutfak ve bir banyodan oluşan apartlardan birini tercih ediyoruz. Booking.com da Budapeşte için otelden çok bu tarz konaklama var zaten. Prime Aparts'da kalışımız boyunca bu tercihimizden ötürü bir sıkıntı yaşamıyoruz. Aksine kuzular salondaki yataklarına yayılıp çizgi film seyrederken, biz odamızda dinlenebiliyoruz. 3 gece için toplam 167 Euro ödüyoruz. Apartlarda otellerden farklı olarak kahvaltı servisi olmuyor. Kahvaltı olayını da yakınlardaki kafelerde ve pastanelerde hallediyoruz, sorun olmuyor.


Otele öğleye doğru varıyor, odamızın hazırlanmasını beklemeden valizleri bırakıp gezimize başlıyoruz. Bir önceki gün hazırladığım hedef restoranlarımın bulunduğu haritada Menza Etterem'in otelimize çok yakın olduğunu fark ediyorum. Etterem Macarcada restoran anlamına geliyor. Karnımız da acıkmaya başladı zaten, koşar adım Menza’ya ulaşıyoruz. Tam öğle saati tüm masalar dolu, biraz barda bekleyip menüyü inceliyoruz. Cam kenarında çok güzel bir masa ayarlanıyor, oturur oturmaz masamıza boya kalemleri ve boyama kâğıtları geliyor, ne hoş:)


Boya ve kâğıt olayıyla gezinin ilerleyen günlerinde de sık sık karşılaşıyoruz. Menüde günün öğle menüsü 1000, ana yemekler 2000, 3000 HUF civarı. Macar para birimi olan Forint'i (HUF) kafada TL ye çevirmek Euro' ya çevirmekten daha kolay. Direkt iki sıfır atıyorsun. Yani 1000 HUF yaklaşık 10 TL ye denk geliyor. Böyle beyaz masa örtülü, şık bir restoranda öğle menüsü 10 lira mı yani? Emin olmayıp Google a pariteyi tekrar soruyoruz, evet cidden öyle. Yeme olayı bu şehirde ucuzmuş diye düşünüyor, ama erken karar verdiğimizi daha sonra gittiğimiz restoranlarda anlıyoruz.


Menza'da hepsi birbirinden leziz, creamy soup, chicken leg, mashed potatoes ve pork chops la güzelce karnımızı doğurduktan sonra kendimizi sokaklara vuruyoruz. 

Pusetleri almakla ne kadar doğru bir karar verdiğimizi daha ilk saatlerde anlıyoruz. Bizim lapacılar 10 dakika yürüyünce yoruldum diye mızırdanıp kendilerini pusete atıyorlar. Bizdeki Bağdat Caddesi kıvamındaki Andrassy Caddesi boyunca yürüyoruz. Yolumuzun üzerinde gezilecek yerler ve görülecek yerler listesinin başlarında olan opera binası var. 


Önceden Budapeşte'ye gelenler ve çocuklu olduğumuzu bilmeyenler bir akşamı burada opera seyretmeye ayırmamızı salık veriyorlar ama çocukla opera olur mu? Gişedeki ablaya soruyoruz, 6 yaş sınırı var diyor. E bizimkiler de 5.5 tan 6, alıyoruz en ucuzundan o akşamki opera için 4 bilet (total 6000 HUF)  yaptığımız harekete gülümseyerek yolumuza devam ediyoruz.


Aziz Stefan Katedrali'nden foto aldıktan sonra Tuna nehri kıyısına ulaşıyoruz. Nehrin karşı yakasındaki manzara görülmeye değer. Chain Bridge'e kadar geliyoruz ama artık yorulduğumuz için Buda tarafına geçmiyoruz.

Budapeşte Tuna nehri tarafından ikiye bölünen Buda ve Peşte'nin birleşiminden oluşuyor. İki yaka birbirine 9 adet köprü ile bağlanmış. Bizim ulaştığımız köprü Szechenyi Bridge, diğer adıyla Chain Bridge bu köprüler arasında en etkileyici olanı.


Peşte kıyısı boyunca sahilden yürüyerek Vaci Utca caddesine ulaşıyoruz. Burası bizim İstiklal Caddesi kıvamında, araç trafiğine kapalı, sağlı sollu daha klasik tarzda restoran, kafe ve türevlerinin olduğu şehrin en turistik caddesi. Duna Csarda isimli restoranın caddeye nazır masalarına çöküp hazır kuzular pusette uyuyakalmışken birer drink alıyoruz:)  


Akşamki opera öncesinde yine tabanvayla apartımıza dönüp biraz dinleniyoruz. Budapeşte' de görülecek çoğu yerin yürüyüş mesafesinde olması çok hoşumuza gidiyor.

Ve operadayız. Operanın 3 saat süreceğini biliyoruz ama bizimkilerin ne kadar dayanabilecekleri konusunda bir tahminimiz yok. Başlangıçtan 15 dakika sonra Dora’nın dudak büküp "Ne biçim bir şeymiş bu" demesi tehlike çanlarının çaldığını gösteriyor. Arada operaya bir iki folklorik tema eklenince dağılan dikkatleri toplanıyor derken 45 dakikayı buldurup salonu terk ediyoruz:) Eh, hiç fena değil:)


Akşam yemeği için restoran listemden Macar mutfağı ve geleneksel müziği ile meşhur Matyas Pince’i seçip buluyoruz, maalesef yer yok, hemen yakınında Taverna Dionysos var, orada da yer yok. İstediğimiz gibi bir restoran ararken oradan oraya sürüklenmeye başlıyoruz. Pusette kuzularla bu iş oldukça zor, kocayla keyfe keder hem gezip hem restoran bakındığımız gezilere hiç benzemiyor:( Yorgunluktan bitmiş bir şekilde bir Japon mutfağında karar kılıyoruz. Kuzular hiçbir şey yiyemeden pusetlerinde uyuyakalıyorlar. Çocuklu şehir gezimizin ilk hayal kırıklığını yaşıyoruz. 

Dersimizi alıp diğer geceler için rezervasyon yapıp nokta vuruşu yapmaya karar veriyoruz. Tokio isimli restoran barda, Çin işi Japon işi mutfağından sevdiklerimizden "little little into the middle" söyleyip birer kadeh beyaz şarapla geceyi sonlandırıyoruz. 


Aslında apartımız yine yürüyüş mesafesinde, ama bitik durumdayız, taksiye atlıyoruz. Taksimetre açık, 1 km lik yol 5000 HUF yazar mı hiç? Vallahi yazıyor. Gece tarifesiymiş. Ne tarifeymiş be arkadaş!  Gündüz havaalanından gelirken 30 km de 7500 yazmıştı gece 1 km de 5000 yazıyor. Bu gece tarifesi değil, resmen dolandırıcılık tarifesi. Vak vak vak diye ortada dolanan turistler binerse bu tarifeyi açarsınız diye özel bir tarife belirlemişler bence...Yorgunluk hissine kandırılma hissini de ekleyip yataklara keyifsizce seriliyoruz.

Ertesi gün yeni bir gün, yeni umutlar. Bu kez kahvaltı için kafe bakınmadan önce ilk gördüğümüz fırından kuzulara peynirli açma ve Hindistan cevizli süt alıyoruz. Bizim süt sevmez çocuklar yarımşar litre sütü lıkır lıkır götürüyorlar. "Yemeyen çocuğu aç bırakacaksın bak nasıl yiyor" dedikleri bu olsa gerek:) 


Önce California Cafe Company de "starbaks stayla" sandviçli kahvaltımızı ediyoruz. Kahve sırası bekleyen üç köpeği görünce bizim enikler çok şaşırıyor:) 

Ardından 1894 yılında açılan turistlerin Kabe'si meşhuuur Newyork Cafe'de kapuçinomuzu yudumluyoruz. Kapuçino bahane, ambians şahane. Dün gittiğimiz operaya çok benziyor burası. Sabah saatlerinde bile amcanın biri piyano çalıyor, ne güzel:) 


Doruk'un eline ver iPad’i, istediğin yerde istediğin kadar otursun, yanında mısın değil misin farkında bile olmuyor, ama Dora iPad sevmez, her yerden çabucak sıkılıp insanı sıkboğaz ediyor. Hanım kızımız New York Cafe'nin devasa pencerelerine tırmanmaya başlayınca gitme vaktimizin geldiğini anlıyoruz.


İstikamet   hamamları. Budapeşte için Things To Do listesinde ailecek en ilgimizi çeken atraksiyon bu:) Geldiğimizden beri ne zaman sıcak havuza gideceğiz diye sorup duruyor kuzular. Haritaya bakıyoruz, yarım saatlik yürüyüş mesafesi var, yürür müyüz yürürüz. 

Yolumuzun üstündeki Kahramanlar Meydanında soluklanıyor, Şehir Parkı'nın içinden geçerek Szechenyi hamamına ulaşıyoruz. Giriş ücreti 4 kişi için 17000 HUF. Vay anasını sayın seyirciler. 0-6 yaştan bari para almaz insan be ayıp denen birşey var. Neyse, hamama giren terler diyoruz ve işte kış ortasında açık havada sıcacık havuzun içindeyiz, harika hissediyoruz:) Ellerimiz buruşana kadar sudan çıkmıyoruz...


Hamam sefası sonrası bulunduğumuz şehir parkındaki  Robinson Restoran'a gidiyoruz. Hafif yağmur çiselemeye başlıyor, göle nazır cam kenarı masamızda huşu içinde yemeğimizi yiyoruz. 


Bu öğün için Ahmet tercihini spare ribs den, bense ev yapımı pappardelle üstünde fırında ördek bacağından yana kullanıyorum. 


Kuzular da bizim yediklerimizden seç beğen al yapıyor:)  Sıcak su hepimizi gevşetti, kuzular sandalye tepesinde uyuyakalıyor:) Otele gidip biraz dinlensek iyi olur. Gideceğimiz güzargahta trafik var gibi. Metroyu bir denemek istiyoruz. Avrupa şehirlerinde fare gibi yer altına in in in, çık çık çık, o hattan bu hatta yer altında yürü yürü yürü nefret ederim ama Budapeşte metrosunu çok beğeniyorum. Kısacık bir yürüyen merdivenden indikten 5 adım sonra metrodayız. Böylesini ilk kez görüyorum.  Adamlar derin kazmaya üşenmişler herhalde:) Metro daracık tünelden duvarlara sürtecekmiş gibi ilerliyor, otelimize en yakın istasyonda inip yine kolayca günyüzüne ulaşıyoruz:) 


Akşam iki dirhem bir çekirdek hazırlanıp dışarı çıkana kadar şakır şakır yağmur yağdığını farketmiyoruz. E hani 3 gün boyunca hava yağmursuzdu? Şemsiyemiz bile yok yahu. Çocukları pusetlerine oturtup dizlerine odadan aldığımız havluları seriyoruz ve bize en yakın kamusal alan olan bir pub'a koşar adım ulaşıyoruz:) Biz biralarımız, kuzular da limonataları ile sağlığımıza kadeh kaldırıyoruz:) 


Yağmur nihayet diniyor. Dün akşam yer bulamayıp bu akşam için yer ayırttığımız Rum tavernasına doğru yola koyuluyoruz. Ve işte tavernadayız. Sahnede 5 kişilik grek saz heyeti, masamızda beyaz şarabımıza eşlik eden sarmısaklı midye, patlıcan rulosu içinde eritilmiş peynir, calamari,  grek salata, mmm nefis... 


Kuzular da pusetlerinde uyuyakalınca onları da çekiyoruz köşeye, oh değmeyin keyfimize:) Gece doğal olarak sahnede sirtaki yaparak bitiyor:)


Son gün... Yağmur sonrası pırıl pırıl bir güneş. Kendimizi hemen sokaklara atıyoruz. Haftasonu kahvaltısını dışarıda yapmaya gelmiş macarlarla birlikte ilk gün gittiğimiz Menza Etterem 'in karşısındaki güzel bir kafenin güneşli masalarında kahvaltımızı yapıyoruz. 


Earl Grey çayımı her kahvaltıda içtiğim gibi bal ve limon dilimiyle servis etmeleri ne hoş bir sürpriz. Benim damak tadımı bir tek Macarlar anlıyor:) Pardon bir kez de Üsküpte rastlamıştım. Makedonlara haksızlık olmasın:)


Şimdi istikamet Margaret Adası. Margaret Adası Tuna nehrinin ortasında, ince uzun bir yaprak şeklinde, bir ucundan Margaret köprüsü, diğer ucundan da Arbat köprüsü ile hem Buda tarafına hem de Peşte tarafına bağlanmış yemyeşil bir adacık. Tarihte bu adacıkta ne olmuş bitmiş ilgi alanım değil ama günümüzde parkları, botanik bahçeleri, spor tesisleri ile Macar halkının sayfiye yeri olarak görev aldığını söyleyebilirim. 


Biz adaya merkeze yakın tarafındaki Margaret köprüsü üzerinden ulaşıyoruz.  Park, bahçe, salıncak, kaydırak atraksiyonlarının ardından aynı köprüden Peşte'ye geri dönüyoruz. 


Hedefimiz ikinci dünya savaşında ayakkabılarını çıkarttırılıp kurşuna dizilmek suretiyle katledilen ve cesetleri Tuna'da sürüklenen Yahudilerin anısına yapılmış ayakkabı heykelciklerini görmek. Ama Parlamento binası tadilatta olduğu ve her tarafı barikatla kaplı olduğu için tam o hizada bir türlü sahile ulaşmayı başaramıyoruz:( Ben yine de foto koyiyim hatıra olsun:)


Kaderimize küsüp Chain Bridge’ e doğru ilerliyoruz. Bu sefer köprüden karşıya geçiyor ve ilk kez Buda tarafına ayak basıyoruz. Köprü biter bitmez karşımıza çıkan teleferikle Kraliyet Sarayı' na çıkıyoruz. Sadece 3 dakika süren teleferikle yukarı çıkış için 2 büyük 2 çocuk 3600 HUF ödüyoruz. Yuh!

Sarayın bahçesini geziyor, okçuların olduğu yerde soluklanıyoruz. Dönüşte pusetlerle yokuş aşağı salıyoruz:) İnerken nefis Budapeşte fotoları alıyoruz. 



Chain Bridge’den geri dönüp köprünün hemen dibindeki tekne restoranlardan birinde köprü manzarasına karşı açık havada öğle yemeğimizi yiyoruz.  



Bir süre sonra rüzgar çıkıp, üşümeye başlayınca tekneyi terk ediyoruz. İstikamet yine Vaci Utca. Caddeyi boylu boyunca gezip Hard Rock Cafe Budapest'e uğruyoruz. Aslında sadece bir bira içmeyi planlamıştık ama menüdeki resimler iştahımızı kabartıyor, Dora koccaman bir sundae biz de biranın yanında Fish&Chips sipariş ediyoruz.



Doruk da iki seksen uzanmış uyuyor:)  Fish&Chips in dışı kıtır kıtır, içi sulu sulu, bu lezzete bayılıyoruz:)  

Çıkışta çocuklar cadde üstünde pipisi ve poposu açıkta çıplak bir çocuk heykeli görüyor, bu onlara o kadar ilginç geliyor ki etrafında dönerek dansedip, her seferinde çocuğu taciz ediyorlar:)




Akşam yemeği için rezervasyonumuz Budapeşte’nin en ünlü restoranlarından 110 yıldır müşterilerine hizmet veren Matyas Pince’de. Restorana girdiğimizde canlı müzik başlamış bile. Ambians etkileyici. Kendimizi orta çağa ışınlanmış gibi hissediyoruz. 


Kuzular ıspanaklı erişteli kremalı tavuk çorbası içiyor, bizim de beyaz şarabımıza sebze şişli isli peynirli risotto eşlik ediyor. Tok karna bir yemek bu kadar lezzetli gelebilir mi insana? Gerçekten müthiş… 


Restoran bu akşam pek kalabalık değil, masamız sahneye çok yakın. Hemen karşımızda tombik Macar amcalar müzik ziyafeti çekiyorlar. Türk olduğumuzu öğrenince, Üsküdar'a gider iken patlatıyorlar. Scent of a woman’ın film müziğini çalmaya başladıklarında az önce damağımızda yaşanan lezzet patlaması gibi ruhumda duygu patlamaları yaşıyorum. Müzik içime işliyor, kalbimi titretiyor. Ta ki iPad te angry birds oynayan Doruk’a “Hadi oğlum, vur onu” diye tezahürat yapan romantik kocamın sesini duyana kadar!

Artık gitme zamanı…  Pusetlerinde uyuyakalan kuzularla birlikte son kez Budapeşte sokaklarında dolaşıp otelimize dönüyoruz.  


Uçağımız  sabah 6:30 da. Otelden ayarladığımız havaalanı transferi ile (25 euro) konforlu bir şekilde alana ulaşıyoruz. Çocuklu olduğumuz için yine öncelik veriliyor, uçağa ilk biz biniyoruz:) Uçak pistten havalanır havalanmaz aile boyu uykuya dalıp, göz kapayıp açıncaya kadar vatan topraklarına ulaşıyoruz:)

İki çocuk, iki puset ve iki valizli ilk Avrupa seyahatimizin sonuna geliyoruz. Yaşanan tüm yorgunluklardan, bıkkınlıklardan, geriye sadece mutlu anlar, mutlu anılar kalıyor...

Etiketler: , , , , , , , ,